4 Mart 2015 Çarşamba

I Love Rock'n'Roll!





Büyük ihtimalle ben de sizin gibi bu grubu Eurovision'a katılma ihtimalleri ortaya çıkınca tanıdım. Finlandiyalılar, adları Pertti Kurikan Nimipäivät ve 4 kişiden oluşuyor bu nefis punk rock grubu. En büyük özellikleri ise grubun down sendromlu ve otistik üyelerden oluşması.

Hani bizde evden bile çıkmalarına izin vermediğimiz, aramıza karışsınlar istemediğimiz down sendromlular, okullara almadığımız otistiklerden oluşan bir grup.

Bir askerlik arkadaşım var, özel eğitimci. Çok sık görüşemesek de biliyorum, idealist bir eğitimci, işini seviyor. Birkaç yıl önce buluştuğumuzda anlatmıştı. Avrupa Birliği uyum yasaları içerisinde bu tarz anormaliteleri olan çocukların eğitim masrafları devlet tarafından karşılanıyor diye. O yüzden her yerde türemiş bu özel eğitim merkezleri. 

Ama yine şark kurnazlığı burada da işliyor. Bu merkezlerin sahipleri, işletmecileri down sendromlu, otistik çocukların ailelerine gidip çocuklarını kendi merkezlerine kaydetmelerini sağlıyorlarmış. Ama şöyle bir şartla. Aileye çocuğunu bize kaydet ama okula getirmene gerek yok, devletten aldığımız paranın bir kısmını sana verelim diyorlarmış. Böylelikle bu çocukların ulaşım masrafını düşüp geri kalan parayı da cebe indiriyorlarmış. Ekonomik durumu iyi olmayan aileler de bunu kabul ediyormuş. Bu şark kunazlarına mı kızayım? Ailelerine mi kızayım?





Finlandiya'da ise bırak down sendromlu ve otistik çocukları, yetişkinler için bile özel merkezler mevcutmuş. Sami, Kari, Petti ve Toni bu tarz bir kurum olan Lythy'de tanışmışlar. Bu kurumda otistik, down sendromlu ve benzeri sorunları olan yetişkinler tiyatro, resim, müzik gibi kültürel faliyetlerde bulunuyormuş. Bizim kafadarlar birlikte müzik yapmaya karar vermişler ve gitaristleri Pertti yıllardır punk dinliyor diye punk yapmaya karar vermişler.

İlk duyduğumda Eurovision'a gönderiliyorlar diye pop punk tarzı bir şey yapıyorlar diye düşünmüştüm ama gel gör ki baya leş punk yapıyorlar. Hatta hiç çekinmeden diyebilirim ki GG Allin'in tarzına çok benziyor müzikleri.

İki gecedir fena halde takıldım bu adamların müziklerine. Hayatımın grubu Therapy?'nin yeni albümünden ilk video yayınlandı ama çok izleyemedim (sanırım 73 kez). İsimlerini kafadan yazmak çok zor diye bu adamlar diyorum kendilerine, bu adamlar hakkında yapılmış leziz de bir belgesel var, adı The Punk Syndrome. En kısa zamanda izleyeceğim.



Ben de yeni tanıyorum bu adamları ama baya takip edeceğim gibime geliyor, çünkü I LOVE ROCK'N'ROLL! Bu adamların birkaç röportaj videosuna denk geldim, onlarla veda ediyorum siz sevgili okuyucularıma.

Ayrıca grubun plak ve t-shirtlerini bu adresten alabilirsiniz: BU ADRES



22 Kasım 2014 Cumartesi

Hello Kitty!

Tren yolculuklarını çok severim, hele ki trende gece yolculuğunu. Fatih ekspresi ile gece binip sabah Ankara'ya kaç kere gittiğimi bilmem. Hala daha Ankara'ya otobüsle, uçakla gitmek bana ters gelir, Ankara'ya gitmiş gibi hissedemem kendimi.

İstanbul'dan Karamürsel'e otobüs olmasına rağmen trenle İzmit'e gidip minibüsle geçerdim Karamürsel'e, bazen de vapurla Hereke'ye geçip oradan trenle İstanbul'a giderdim. Nefis bir olaydır tren yolculuğu, o yüzden Sirkeci Halkalı arasındaki ve Haydarpaşa - Kartal arasındaki normalde tren rayı olması gereken yerleri boş gördüğümde moralim bozuluyor.



3 gün önce iş dolayısıyla önce Eskişehir'e, sonra da İzmir'e gitmem gerekti, o yüzden Pendik'ten hızlı tren ile Eskişehir'e geçtim. İkibuçuk saat süren yolculukta ortam çok modern olmasına rağmen birazcık olsun tren yolculuğunun tadını alabildim, biraz mutlu oldum. 

Eskişehir'deki işlerimi birkaç saatte bitirip gece 22.30'da İzmir'e giden trene bindim. Tam 12 saat sürdü yolculuk! Ama büyük keyif aldım. Trene binip yerime geçtiğimde yan koltuktaki teyze ile biraz sohbet ettik.

- İzmir'e mi evladım?
- İzmir'e teyze
- Okuyor musun?
- Okul biteli çok oldu, işle ilgili gidiyorum
- Aman işlerin iyi gitsin evladım

Yol boyunca her yeni binen yolcuya iyi dilekler diledi durdu Ege şiveli teyzem...  Daha sonra açtım bilgisayarı Emir Kusturica'nın Otac na službenom putu (Babam İş Gezisinde) filmini izledim, 18 yıl önce sinemada izlemiştim, leziz bir filmdir, tavsiye ederim.

Sonra uyudum. Tren çok kalabalık değildi, yanım boş olduğu için iki koltuğa yayılarak uyudum. Uyandığımda nerede olduğumuzu bilmiyordum ama bir istasyonda durmuştuk, penceremin dışındaki manzara nefisti, hemen fotoğrafını çekip patlattım instagrama.



Ardından şöyle etrafıma bakayım dedim ve o an bana çok komik gelen şeyi gördüm. Gece herkese iyilikler, güzellikler dileyen teyze uyurken ayakkabılarını çıkarmış, ayağında Hello Kitty çorabı var! Dayanamadım, çaktırmadan fotosunu çektim. Yüzü gözükmesin diye dikkat ettim.



Teyzeyi küçümsediğimden veya onunla alay etmek istediğimden yapmadım bunu, sadece gözüme çok şirin gözüktüğü için yaptım bunu... ama sonrasında yaptığımdan pişman oldum, silsem mi silmesem mi diye düşündüm durdum, en sonunda birazdan anlatacağım hikayesini anlatmak için o fotoyu instagramdan ve diğer sosyal medya ortamlarından silmemeye karar verdim.


Çok kötü bir özelliğim var, konsantrasyonumu başka bir şeyden ötürü kaybettim mi başladığım şeyi bitiremem. Bu bir film olsun, bir kitap olsun veya başka bir şey olsun, kesinlikle devamını getirmem için zaman gerekir.. müzik hariç! Albümleri bitiririm, onun yeri başka.

Tuna Kiremitçi'nin son romanı Sonun Geldi Sevgilim'i de tatilde okurken araya muhabbetler, goygoylar girdi, bitiremedim, halbuki çok sevdiğim Nick Hornby'nin tarzına çok yakın bir üslup vardı kitapta, ama dedim ya, konsantrasyon dağıldı mı tekrar toplayamıyorum. Hatta, Atlas ile Bulgaristan'a giderken yanıma aldım kitabı, uçakta okuyayım dedim ama sonra Tuna ön koltukta oturuyor, ayıp olmasın deyip çantaya geri koydum. 

Neyse, tren yolculukları kitap okumak için en uygun ortamdır diyerek kitabı kaldığım yerden okumaya başladım, kitabın kahramanı Devrim'in yeni manitası Gülbahar ile dertleştiği bölümü okurken karşıma az önce fotoğrafını koyduğum muhabbeti geldi. Devamı da böyle:

Tam o sırada çay kahve satan eleman geldi, kahve alırken adının sonradan Ümmü olduğunu öğrendiğim teyze ile göz göze geldim. 

- Çay içer misin teyzeciğim?
- İçerim evladım
- Teyzeme bir çay verir misin?

Teyze çantadan para çıkarmaya kalkıştı.

- Teyzeciğim, benim ikramım, koy çantanı yerine
- Bisküvi alacağım evladım, onu da ben ödeyeyim bari
- Tamam

Teyze bisküvisinin pakedini açtı, bana uzattı, birkaç tane aldım, kahve ile yerken kitabı kapattım, teyzeyle biraz sohbet edeyim bari dedim.

- Ankara'da ne yaptın teyze?
- Oğlumdaydım 2 haftadır. Arada bir gidiyorum, torunumu falan görüyorum.
- Ne iş yapıyor oğlun? 
- Kuyumcuda çalışıyor, aslında asker emeklisi.
- Nasıl? Oğlun emekli?
- Malulen emekli evladım, rahatsızlandı, aylarca Gata'da yattı. Emekli ettiler.
- Geçmiş olsun teyzeciğim.
- Sağol evladım. Bir oğlum daha var, o da Mersin'de, güvenlikçi.
- Çocukların uzakta yani.
- Bir kızım vardı, boşandıktan sonra bizle yaşıyordu ne güzel.

Ona ne oldu diye sormak istedim ama bir yarayı deşiyor olabilirim diyerek sormamak için tuttum kendimi. Kısa bir sessizlikten sonra

- Öldürüldü... 
- Başın sağolsun teyze.
- Sağol evladım. Adamın teki buna aşık olmuş, evlenme teklif etmiş, kabul etmemiş, bu da kızımı öldürdü.

Ne diyebilirim ki, kızını öldüren kişiden 'adam' diye bahsediyor. Ben olsam 'mnkdmnn çocuğu' falan diye bahsederdim.

- Gazetelere çok çıktı, Pınar Ünlüer, benim kızım işte.
- Denk gelmiş olabilirim teyzeciğim, çok üzüldüm
- Öldüren adama müebbet hapis verdiler ama kızım gitti, yok artık.

Hala 'adam' diyor, 'şerefsiz' falan bile demedi kadıncağız.

Telefonumun şarjı bitmek üzere, internetten bakmak istiyorum olaya ama şarj az ve İzmir'e varınca telefon lazım bana.

- Kızımın bir de oğlu vardı, öldükten sonra babaannesi aldı çocuğu, torunumu da göremiyorum. 
- ...  (konuşamıyorum lan! beni tanıyanlar inanmayacaklar ama evet, konuşamıyorum!)
- Çok özledim kızımı evladım... 2 yıl oluyor gideli
- Özlenmez mi teyzeciğim?
- Allah kimseye vermesin bu acıyı. 

Çantasını açtı, ilaç kutuları çıkardı

- Bak işte, bunlar benim sinir haplarım, her gün içiyorum, yoksa çoktan delirirdim. Zaten beynimden de ameliyat olmuştum, ondan hemen sonra öldü kızım.

Eşarbının sağ üst köşesini açtı, kafatasının sağ üst köşesi sanki biri ısırmış da koparmış gibiydi.

- Kocaman bir ur vardı kafamda, Ege Üniversitesindeki doktorlar ameliyatla aldılar. Çok iyi doktorlar onlar.

İçimden 'şu yolculuk bitsin' diyorum, ama sıkıldığımdan değil, o kadar acı hikayeler anlatıyor ki teyze, kuracak cümle bulamıyorum. Onu teselli etmeye kalkışamıyorum, o konuda hiç becerikli biri değilim. 

- Evladım, harçlığın var mı?
- Efendim teyze?
- Başka şehre gidiyorsun, harçlığın var mı?
- Var teyzeciğim, merak etme.
- Yoksa vereyim, seni evladım gibi sevdim.
- Sağol teyzeciğim, ben de sizi sevdim.
- Adın ne evladım?
- Erdem
- Ay ne güzel, tam sana layık bir isim, çok erdemli bir insansın sen.
- Sizin isminiz ne teyzeciğim?
- Ümmü
- Ne güzel. Ümmü Gülsüm gibi.
- Kim o?
- Şarkıcı, teyzeciğim. Eskilerden, Mısırlı.
- Benim de sesim güzeldir de günah, söylemiyorum artık şarkı. Yoksa çok güzel sanat müziği, halk müziği okurum ben.
- Söyle teyzeciğim, ne olacak? Ne günahı?
- Burada olmaz, insanlar uyuyor.
- Burada demedim teyzeciğim, şarkı söylemek niye günah olsun ki? Rahat rahat söyle.
- Arada kocamın, çocuklarımın yanında söylüyorum şarkı. Kocamın adı Zeki, adı gibidir. Ama biraz asabidir. Ama kızımız öldükten sonra o da sessizleşti biraz.

Yine aynı yere döndük. Ne güzel konu değişmişti. 

Kadının anlattıkları o kadar acıklı şeylerdi ki, aklıma Usual Suspects filminin finali geldi. Umarım trenden indikten sonra bu anlattıklarının hepsi olmasa da bir kısmı yalan çıkar da rahatlarım. Bir insan bu kadar acı çekmemeli ya. İstasyonda teyzeyi Bay Kobayashi'nin karşılaması için plaklarım hariç her şeyimi verirdim.

Tren en sonunda Alsancak istasyonuna geldi. Teyzenin bir sürü çantası, torbası vardı. Yardım ettim, birlikte indirdik hepsini trenden. O sırada beni istasyonda bekleyen arkadaşım Osman da geldi, o da yardım etti. Kocası gelene kadar teyzenin yanında bekledik. Uzaktan gördü kocasını, 'hah, geliyor' dedi. Elini öptük Ümmü teyzenin, yanından ayrıldık, yürürken kocası ile göz göze geldik. Tam da Ümmü teyzenin bahsettiği gibiydi. Yüzünde bir sert ifade var ama gözlerindeki hüzün bastırmış o sert ifadeyi. Bana çok güzel gözlerle bakıp selam verdi, teşekkür etti...

Osman'la istasyondan çıktık. Kahvaltı etmek için Kordon'da bir yere girdik. Masaya oturur oturmaz priz sordum, telefonu şarj etmek için. Osman'da mobil şarj aleti varmış, doluymuş, onu verdi, telefonu şarj etmeye başladım.

Bir süre sonra telefondan internete girip google'da Pınar Ünlüer ismini arattım, umarım Keyzer Soze gibi bir şeydir dedim içimden.


Malesef teyzenin anlattıkları doğruymuş. O orospu çocuğu Ümmü teyzenin güzel kızını öldürmüş. Bir süre sessiz kaldım, ama en çok ilgimi çeken olay da Tuna Kiremitçi'nin kitabında Gülbahar'ın 'ben sana sorun nasıl olur anlatayım' deyip de kendisinin ve çay bahçesinde çalışanların sorunlarını anlattığı sayfayı okuduktan hemen sonra bu olayları dinlemiş olmam.

Teyzeye hiç dert yanmadım ama o bana resmen sorunun nasıl olduğunu anlattı.

Bu hatıranın sonuna yazılacak şey değil ama bana gündelik dertleriyle gelene bu yazıyı bin kere okutacağım.

EDIT: Bu yazıyı yazıp paylaştıktan sonra google'da bu acı olayla ilgili haberleri okurken bir de buna denk geldim:  http://www.haber7.com/neler-oluyor-hayatta/haber/965793-annesi-olduruldu-babasi-da-engelli  Ümmü teyze bunu da anlatsaydı yolda, herhalde 'kamera nerde lan?' diye etrafa bakınırdım. Bizimkiler de dert mi lan?

3 Şubat 2014 Pazartesi

7,5 Ayda Devrialem


























7,5 Ayda Devrialem

Leman dergisinin çizerlerinden Mehmet Çağçağ'ı bilir misin? Daral ve Timsah en ünlü karakterleridir ama çizgileriyle anlattığı enteresan anıları ve hikayelerini çok severim. 15 yıl kadar önceydi, bir köyde geçen ve köylülerin teknolojiye uyumu ve uyumsuzluğunu anlattığı bir anısı vardı. En sonunda da şuna benzer bir cümle kurmuştu:

Batının 100 - 150 yılda geçirdiği sanayi devrimini, teknolojik gelişmeleri 25 - 30 yıla sığdırmak istersen olacağı budur işte..

Cümlesi tam olarak böyle değildi ama buna benzer bir şey ifade etmişti. Eğer ileride birileri 2013 yılı açısından Türkiye'yi özetlemek istese buna benzer bir cümle kurmak zorunda.

30 küsur yıldır yapmamız gereken şeyi yılın son 7,5 ayına sıkıştırınca cidden enteresan görüntüler çıkmaya başladı yalnız ve güzel ülkemizde. 11 Mayıs günü ülkenin en güneyindeki ilimiz Hatay'dan kötü haber geldi. O tarihten tam 2 hafta önce White Lion solisti Mike Tramp ile Hatay'da olduğum için çok etkilenmiştim olandan, çünkü 1 günlük ziyarette Hatay'a aşık olmuştum. Fırsat bulan herkes Hatay'ı ziyaret edip insan gibi yaşamak nasılmış, öğrenmeli bence.

Ve ardından Gezi Parkı… yıllarca efendi efendi oturan insanlar artık oturmamaya karar verdi ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Tabi, Türkiye dünyanın en sık gündem değiştiren ülkesi olduğu için Gezi'den sonra gündem de bir saniye yerinde durmadı ve 2013'ün ikinci yarısı bildiğin gürültülü geçti. Hadi biz bu ülkenin vatandaşıyız hem alışığız hem de anında adapte oluyoruz da dünyaya ne diyeceksin? Şu ülkenin 7,5 ayda yaşadığını İsviçre, Norveç gibi bir ülkede uygulasan akıl hastaneleri dolar taşardı. Biz ise gündelik hayatımıza devam ettiğimiz gibi yeni gündeme de ayak uyduruyoruz.

Eskiden memleket Anathema gibi depresif bir yapıdayken şimdi ise bildiğin Napalm Death olduk! Yıllarca eleştirilen gençler bilgisayar başından kalkıp bilgisayar oyunlarındaki, fantazi filmlerindeki karakterlere dönüştüler. Belki de o yüzden 2013'te Deafheaven ve Oathbreaker gibi genç ve gürültülü grupları keyifle dinledim. Ha, biz yaşlılar da fena değildik hani! Onun da etkisiyle Warlord, Suicidal Tendencies, Voivod, Carcass gibi grupların son albümleri ilaç geldi benim bünyeye. Aradaki nesil de gündüz takım elbise, gece gaz maskeleri ile Volbeat, Ghost gibi grupları gazladılar beynime.

Bakalım 2014'te neler yaşayacağız? Bir şeyler düzelir de nefes alırız umarım.

Ama ne olursa olsun 2013 yılı Türkiye için çok önemli bir yıl olarak kalacak, özellikle de Gezi Parkı…. ulan hepimiz oradaydık be!

Not: Bu yazı HEADBANG dergisinin Ocak 2014 sayısında yayınlanmıştır. Ayrıca, artık HEADBANG dergisi bağımsız bir dergi, bütün ekibini tebrik ediyorum!

19 Ocak 2014 Pazar

Merhaba 2015

Lan olm en son Şubat'ta yazmışım buraya! Biriniz de haber vermiyor! Çok ayıp! Hoş, sevgili Özlem Kumrular da olmasa blogum olduğunu ona bir şeyler yazmam gerektiğini hatırlamayacağım. Neyse, belki yeni yılda bir şeyler yaparım da yazarım bol bol.

Son yazı yazdığımdan beri bir sürü enteresan şeyler yaşadım.

Mart'ın sonlarında Bosnalı kankalar DUBIOZA KOLEKTIV ile takıldık, Bronx'ta enfes bir konser verdiler.








Gençler bu konserden hemen sonra Apsurdistan adlı albümlerini yayınladılar. Birbirinden enfes şarkılar olan bu albümü grubun websitesinden beleşe indiragandi yapabiliyorsunuz. Aslında grubun albümden çıkan ilk klip Kazu adlı şarkı için ama son dönemde ben bunun hastası olduğum için bu şarkıyı paylaşıyorum:




Nisan ayında önce güzel insan Dave Lombardo'nun yeni grubu PHILM'in konseri oldu. Çok apar topar bir organizasyon olsa da Roxy'yi dolduranlar enfes bir gece geçirdiler.











Kimse o konserden video çekmemiş galiba, o sebeple gençlerin bir videoklibini paylaşayım bari:



Bu konserin hemen ardından WHITE LION solisti Mike Tramp ile enteresan bir Türkiye turnesi yaptık. Enteresan diyorum, zira hiç görmediğim şehirlere gittim. Turne boyunca İstanbul, Samsun, Diyarbakır, Edirne, Hatay ve Ankara'da konserler verdi Mike Tramp, en çok Hatay'ı sevdim. Her kenarından tarih akıyor şehrin. 

Sonrasında da Joe Satriani konseri vardı, Joe abi ve ekibiyle 3 güzel gün geçirdik, leziz bir ekipti.




... ve ardından hayatımızın en güzel günleri geldi. Gezi'den bahsediyorum, konuyla ilgili olarak Headbang dergisinin Ocak 2014 sayısına bir şeyler yazdım. Enteresan günlerdi, hala daha enteresan şeyler yaşıyoruz. Çok klişe olacak ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil.







Ağustos ayında hayatımdaki en entersan işlerden birini yaptım. Ergenlik döneminde hastası olduğumuz Samantha Fox'un Kıbrıs konserini düzenledik. Cidden çok bombastik bir mevzuydu. Ablanın sahne performansı çok iyiydi.


Eylül ayında yine ayrı enteresan bir projede görev aldım. Music Bank in Istanbul adlı bu etkinlikte 6 ayrı K-Pop grubu ve şarkıcısı sahne aldı. Kim gelir bu konsere demeyin! 10.000 kişi vardı ve içeride halı sahada maç yapacak sayıda erkek yoktu! Yaş ortalaması 14-18 arasından dolaşan bu etkinlike gözüme çarpan diğer bir detay da seyircinin yaklaşık %30'unun başörtülü olmasıydı. Beatlesmania gibi çığlık çığlığa geçen etkinlikten Ailee'nin performansını paylaşayım.



Kasım ayında ise aylardır konserini düzenlemeye uğraştığım Evgeny Grinko'nun konserini düzenledim. Piyano, gitar, davul çalan Evgeny'ye sahnede küçük bir oda orkestrası eşlik etti. Hem ekibiyle hem de kendisiyle güzel vakit geçirdim. Zeki Müren hayranı yaptım kendisini. Hiç reklam yapmadığımız konser kapalı gişe oldu, yakında tekrar izleriz kendisini ülkemizde.



Bundan sonrasını 2014'e hazırlanarak geçirdim, seneye de böyle bir özet geçerim artık. 2013'te dinlediklerimi de sonra anlatırım artık.

Kalın sağlıcakla...

20 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Deniz ve İki Ayrı Kıyısı




Biz burada İçki Yasağını konuşalım, alkollü içecekler üzerindeki fahiş vergileri konuşalım (Burada marketlerde 4.20TL olan Efes Pilsen dünyanın en pahalı ülkesi İsviçre'de 1.50 CHF, yani 3TL bile değil!), Ege Denizinin öbür tarafındaki komşularımız Eurovision'a "Alkol Beleş" adında şarkı ile gitsinler!


4 Ocak 2013 Cuma

Lüzumsuz Coverlar Vol.1














Rock'n'Roll tarihi her zaman leziz coverlar sunmak zorunda değil arkadaşlar. Arada bir enteresan şekilde (ki genelde plak firmalarının dayatmasıyla yapılanlar) rezil coverlar ile karşılaşabiliyoruz, hem de çok güvendiğimiz gruplardan!

25 Aralık 2012 Salı

The Casualties'den Endonezyalı Punklara şarkı


Geçtiğimiz yıl haberleri çıkmıştı. Endonezya'da polis punk konseri çıkışında seyircileri tutuklayıp, traş edip kampa gönderdi diye.


24 Aralık 2012 Pazartesi

Therapy?'den ayakkabı yardımı



Therapy?'nin A Brief Crack Of Live2012 turnesi bitti, son konseri Londra'da Koko'da verdiler. Turnenin son konseri olduğundan ve de seyirci de iyice kopuk olunca uzattıkça uzatmışlar.

Hepsini anladım da Michael McKeegan'ın konserin sonunda ayakkabılarını seyirciye atmasını anlamadım :)

19 Aralık 2012 Çarşamba

Ayıp lan!



Cem Yılmaz'ın stand up showlarından birinde vardı "insanlar sahnedeki adamı gerçek sanmıyorlar" diye, sanırım o yüzden bu kadar rahat bir şekilde sert şeyler yazabiliyoruz ünlü insanlar hakkında. Yukarıda biyolog Richard Dawkins'i kendisine gelen nefret dolu mesajları okurken izleyebilirsin.

Aşağıda da Jimmy Kimmel'e konuk olan ünlülerin kendileri hakkında atılan tweetleri okuduğu iki videoyu izleyebilirsin.

2 Aralık 2012 Pazar