Photobucket
yüxexes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yüxexes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2010 Perşembe

İçimi Kararttınız



UYARI: Bu yazıda foto ve video yok. Ona göre!

27 Nisan gecesi MAKİNE ile birlikte Edirne'deydim. Keyifli bir konser verdiler, NITRO gitaristi Emre'nin açtığı Veterinerlik Muayenehanesini (isim babası benim!) ziyaret ettim, Edirne'nin ciğerini yedim, hastasıyım!

Neyse, ertesi gün de İstanbul'a döndük ve direkt Dream TV binasına gittik. Zira, MAKİNE o gece Yüxexes'te çalacaktı. Gittik efendim, bizi güzel ağırladılar sağolsun, keyifli bir program da oldu. Tur menajerleriyim diye söylemiyorum, MAKİNE programda kelimenin tam anlamıyla farkını konuşturdu. Enstrümanlarına, imajına bu kadar özen gösteren ve bu kadar uyumlu çalan çok az grup var bu ülkede malesef.

Program çıkışı Güven Erkin Erkal ile biraz takılalım dedik, gruptan önce ayrıldık binadan. Zaten bu yazıyı yazmaya da Güven ile olan yolculuğumuzda karar verdim. Yolun başında üç beş geyikten sonra, Güven bana "Son dönem Türk gruplarını hiç dinledin mi" dedi. Ben de kendi yağıyla kavrulan, piyasaya oynamayanlar hericinde çok fazla takipte olmadığımı söyledim.

Bunun üzerine Güven bir CD çıkardı ve "yolda dinlemek için hazırladığım bir CD bu, içinde yeni eski bir kaç grubun yeni albümlerinin çıkış şarkıları, klip şarkıları falan var" dedi. "Koy da neşemizi bulalım" dedim. Demez olaydım! Hatırladığım kadarıyla CD'nin içinde 110, Piiz, TNK, Gripin, Emre Aydın, Feridun Düzağaç, Keti, Multitap gibi grupların ve müzisyenlerin yeni şarkıları vardı.

Bir ara boğaz köprüsünün üstünde Güven'in kolunu tutup "durdur şu arabayı, atacağım kendimi köprüden aşağı" dedim. Çünkü, çalan şarkılar resmen içimi kararttı, yaşama sevincimi yok etti! Multitap haricindekilerin şarkılarının hepsi slow, ballad, depresif, artık ne derseniz diyin İÇ KARATICI şarkılardı! Hadi, 110'u da çıkarıyorum listeden, zira bu şarkı grubun yeni albümünden ikinci klip. İlk klip şarkıları yine canlı bir şarkıydı.

Peki geriye kalan gruplar? Niye hepsi de düşük tempo şarkılarla çıkmaya çalışıyor? Halbuki Mayıs geldi, yani yaz geldi. İnsanlar kıpır kıpır olacak, artık erkekler için şort, kızlar için de askılı bluz dönemi başlıyor! Kim ne yapsın slow şarkıyı? Yaz tatiline uygun canlı, hareketli şarkılar yapamıyor mu bu gençler? Devir sıcak yaz gecelerinde hoplatıp zıplatacak şarkıların dönemi. Battaniye altında sevgiliyle oynaşmak için fon müziği olacak şarkı yayınlamanın ne alemi var?

Herşeyi geçtim, insanları ağlatma sevdasından ne zaman vazgeçeceksiniz?

Not: Köprü üstündeyken şarkıları çalınca intihardan vazgeçmeme neden olan Multitap grubuna da teşekkürü bir borç bilirim.



Bookmark and Share

14 Nisan 2010 Çarşamba

Elvis Metal ve fi tarihinden bir röportaj


















2000'li yıllarda çok grup dinledim, çok grup sevdim ama hiçbirini VOLBEAT kadar sevemedim. Belki DIE APOKALYPTISCHEN REITER ama yok, VOLBEAT hepsini öper atar. Aynı THERAPY?'de olduğu gibi punk ve metal olayını güzel harmanlamışlar da ondan. Ama bir farkla: THERAPY? müziğine deneysel tatlar eklerken, VOLBEAT bildiğin Rock'n'Roll ekliyor.

Bu gençlerle tanışmam 2007 yılını buluyor. O sıralarda iş amaçlı Antalya'daydım ama İstanbul'da SUICIDAL TENDENCIES'in konseri vardı. E tabi ki 2 günlüğüne İstanbul'a kaçıp SUICIDAL TENDENCIES'i izledim.

















Konserin ertesi gün sevgili arkadaşımız Çiğdem'in doğum gününü kutluyorduk, yazar kanka Doğu Yücel gelip "olm süper bir grup dinliyorum, solistleri LIFE OF AGONY'nin solist gibi söylüyor" dedi. Ben de "la olm ben sevmem ki LIFE OF AGONY, hele ki Keith Caputo'nun vokalini hiç sevmem!" dedim, ama Doğu bey inatla grubu anlatıyor. Kendisinin vaktinde bana PAIN OF SALVATION ve bunun gibi hayatta sevemeyeceğim şeyleri önermesi gibi sabıkaları olduğundan "he canım", "oldu paşam", "yapma bee" gibi tepkilerle defedip kendimi partinin eğlencesine bıraktım.


















Neyse, ertesi sabah döndüm Antalya'ya, ofisteyken bu Doğu Yücel kişisi "Erdem bak, önceden önerdiğim gruplar gibi değil, valla" diyerek inatla bana bir link yolladı: http://www.myspace.com/volbeat

"Bir iki şarkı dinlesem ölür müyüm, hem Doğu ile dalga geçecek yeni bir şey daha bulmuş olurum zhehehehe" diyerek açtım linki ve ilk şarkıyı dinledim:


Aman Allahım! O da nesi!!!! The Garden's Tale'i peşpeşe 10 kere falan dinledim sanırım. Diğer şarkıları da dinledikten sonra Doğu'ya "ulan haklıymışsın, şahane grupmuş şerefsizim" dedim, o da "ben sana diyorum kesin seversin sen diye" diyince "ulan Pain Of Salvation için de aynısını demiştin" diyerek lafı klavyesine tıkadım ve başta sevgili kankam Burak olmak üzere önüme gelen herkese tanıtmaya başladım grubu. O ana kadar iki albümleri vardı (The Strength/The Sound/The Songs ve Rock the Rebel/Metal the Devil), ikisini de dinledik bol bol. Rock The Rebel'da şu şarkıya kilitlendim:


Muazzam "cool" bir şarkı, sonradan öğrendim ki bu şarkı Johnny Cash'in Folsom Prison Blues şarkısından etkilenilerek yazılmış. Zaten, VOLBEAT'in kurucusu, bestecisi, gitarcısı, solisti olan Michael Poulsen her ortamda Elvis Presley ve Johnny Cash'e duyduğu hayranlığı anlatır durur. (Not: Bahsi geçen Johnny Cash'in hayatını anlatan Walk The Line isimli bir film var, izlemeyen ölsün diyorum, başka da bir şey demiyorum)


Hep böyle bir gruptan veya şarkıcıdan yapılan coverı yazdıktan sonra "lan bunlar hakkında da yazmak farz oldu" diyorum ama harbi Johnny Cash için bişeyler karalamak lazım. Çok büyük bir sanatçı kendisi.

Neyse, ilk albümde de I Only Wanna Be With You vardı ilgimizi çeken ama onun cover olduğunu biliyorduk, zaten cover olduğu 100 km. öteden anlaşılıyordu...

TEDAVİDEN ÖNCE:


TEDAVİDEN SONRA:


VOLBEAT daha ilk albümünde "Bir cover nasıl olur" diye ders veriyor gibi. Şarkıyı kendi besteleriymiş gibi çalmışlar. Bu arada, VOLBEAT'in üyelerinden Michael Poulsen ve Anders Kjølholm önceden DOMINUS isimli bir grupta birlikte çalıyorlardı. Death Metal ile başlayan müzik maceralarını sonradan Thrash, Stoner, Hardcore, Nu Metal karışımı bir tarza soktular ve Godfallos albümlerinden sonra grubu dağıttılar.




Grup dağıldıktan sonra kendini işe güce veren Michael besteler biriktirir ve sonradan eşi dostu toplayıp grubu kurar ve gruba da eski grubunun 1997 yılı albümünün adını verir.























DOMINUS'un dağılması resmen hayırlı olmuş ki VOLBEAT gibi güzel bir grup dinler olduk. Grubu tanır tanımaz hastası olunca o zamanlar yazılar yazdığım YÜXEXES dergisinde yer alması için e-mail yoluyla bir röportaj yaptım. Dergi için yapmış olduğum çeviriyi bulamadığım için direkt orijinalini yayınlıyorum:

What is the story behind the Radio Girl song?

Michael: Just a story about a guy who get possessed by this female voice in the radio, and he tries to find her.


We can see some names like Danny & Lucy, Mr & Mrs Ness in your songs. Are they real or some characters you created for your songs?

Michael: "fire song" is also part of the story. Its just fictive persons with a story i wrote. I got inspred by a very old black and white moovie, don't remember the name of the moovie.

Your music is so new for the metal scene. How do you describe your music except "Elvis Metal"? :)

Michael: for us its just music. we don't try to put any mark/brand on it. we combine so many styles so for us it's just some kind of Rock Nroll with a heavy sound inspired by lots of different music.

What are your influences? And do all the members work on the songs or only you write the music and everyone says ok?

Michael: I write all the songs and lyrics. I listen to almoste every kind of music, so it could be any thing. But i have a big heart for music from the 50's and 60's. And old heavy metal.

In the first album there was a cover version of a Dusty Springfield song. Do you think of making that kind of cover versions in the future? Especially an Elvis song?

Michael: I think there will be more cover songs, we just have to find the good ones. And it could be from any one from the 50's or 60's, or perhaps an newer one.

You are working with Mascot Records. They are mostly known by the virtuoso or AOR releases. How do you feel about your company? And also, do you think you'll be bigger if you work with a major label?

Michael: MASCOT have done a great job for VOLBEAT and still do. We have offers from all the big labels, but that dosnt mean that it could be bigger. Lets see what the furture brings.

What's the story in the video of "The Garden's Tale", who killed the girl?

Michael: the viewer has to find out for them selves;-)

Last month you opened for Metallica in your country? How can you describe the show? Are you satisfied with the show?

Michael: Itwas a big dream coming true, we all have been and still is big METALLICA fans, so it was great that these dudes picked out VOLBEAT to support Metallica. We had a good talk with james and Lars, and had i really good time. The show was good and we had great support.

Do you have anything to say to Turkish metalheads? (sorry for this cliche question!)

Michael: hope to see some of you guys out there for some VOLBEAT rockNroll, thanx.

Bu röportajı yapmamda yardımcı olan dünyanın en çılgın kadını Zerrin Hasan'a teşekkürü bir borç biliyorum.

Ardından 2008 yılında bir çok fana göre olmasa da bana göre en iyi albümleri olan GUITAR GANGSTERS & CADILLAC BLOOD'ı yayınladılar.


Biraz aceleye gelmiş bir albüm havasında olmasına rağmen We olsun, Still Counting olsun birbirinden leziz şarkıların olduğu albümde yine leziz bir cover bulunmakta:

TEDAVİDEN ÖNCE:


TEDAVİDEN SONRA:


Beylerimiz en son Danimarkalı boksör Mikkel Kessler için A Warrior's Call isimli bir şarkı yazdılar ve websitelerinde beleşe indirtiyorlar. Ayrıca Eylül 2010'da çıkarmayı planladıkları albümleri Beyond Hell/Above Heaven üzerinde çalışıyorlar.

ve tabi ki Haziran ayında SONISPHERE Festivali için İstanbul'dalar!!! Bundan daha güzel ne olabilir? Anıra anıra bütün şarkıları söyleyeceğim orada!


Not: Johnny Cash'i o kadar andık da şu videoyu izlemeden olmaz:





Bookmark and Share

18 Şubat 2010 Perşembe

CARDIGANS Röportajı (13.05.2006)




13 Mayıs 2006'da İstanbul'a konsere gelmişlerdi, sabah röportaja gittim de akşam konsere gitmedim. Çok saçma di mi? Neyse, basın toplantısından sonra kısa bir röportaj yapmıştım, YÜXEXES Dergisi'nde yayınlanmıştı. Aradan neredeyse 4 yıl geçmiş, bir de buradan yayınlayayım da blog kalabalık gözüksün :)

Life albümünüz ilk yayınlandığında Avrupa’da popüler olan müzik Brit Pop’tu. Life’ı yayınladığınızda Brit Pop’un egemenliğinde olan müzik piyasasında bir başarı elde edeceğinizi umuyor muydunuz?

Peter: 1995 yılında çıkmıştı. Ve sadece 3 yıldır birlikte müzik yapıyorduk. Albüm çıktığı sırada hiçbir beklentimiz yoktu, çok ilgi çekici bir müzik yaptığımızı sanmıyorduk.

Bir dedikoduya göre bir hard rock grubu olarak başlamışsınız, sonradan tarzınızı değiştirmişsiniz?

Nina: Bu sadece bir dedikodu. Biz hiç bir zaman hard rock çalmadık. Daha önceki gruplarımızda bu tarz denemeler olduydu ama Cardigans olarak hiç hard rock çalmadık. Magnus ve ben Cardigans’ı kurmadan önce hard rock gruplarıyla takıldık ama Cardigans’taki diğer arkadaşlar çok fazla bu türe yatkın olmadığı için hiç kalkışmadık.

Cardigans’ın ilk albümlerinde müzik tarzınız daha çok “easy listening” diyebileceğimiz sade, huzurlu ve biraz eğlenceli bir müzikti. Daha sonraları biraz daha karamsar bir yapıya bürünmüş olsa da son albümde tekrar bir canlılık söz konusu. Grubu bu yolculuğa sokan neydi?

Nina: İlk albümlerimizin geneline bakınca, yaptığımız müzik tam olarak sevdiğimiz bir müzik değildi. Üçüncü albümümüzü yaparken “hey, napıyoruz biz” gibi konuşuyorduk. Yapmak istediğimiz müzik karanlık veya çok aydınlık olmamalıydı. Gerçek şeylerden bahsetmek istiyorduk. Film müziği yapmak istemiyorduk. Bu yüzden biraz değişmeye karar verdik. Ama son albüme gelince bir öncekine oranla biraz daha aydınlık olmasını istedik tabi ki. Melankoli ile eğlencenin dozajını iyi ayarladığımıza inanıyoruz.

Video kliplerinizde de hep bir eğlence havası var. Özellikle “My Favorite Game”, 4 veya 5 ayrı sonu vardı klibin ve klibi izlerken Nina’nın kolundaki dövmenin izinin arabanın koltuğuna geçtiğini görebiliyoruz. Çekimler sırasında bundan haberdar mıydınız?

Nina: Bu çok komik birşey. Çekimler sırasında durumu fark ettik. Ama, nasılsa kimse fark etmez diye düşündük. Ama bir baktık ki herkes bunu konuşuyor! Ama işin en ilginç yanı, gören herkes sadece kendisinin fark etitğini sanıyor!

Çekimlerden sonra mı fark ettiniz?

Nina: Yok, çekimler sırasında herşey ortadaydı. Hatta, ben gösterdim yönetmene “bak dövme izi çıktı koltukta” diye, o da “boşver, kimse fark etmez” dedi! Herkes fark etmiş!

Basın toplantısı sırasında İsveç’teki müzik piyasası hakkında konuşurken Entombed’den bahsettiniz. İsveç metal piyasası hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek isterim.

Peter: Çok dikkatli takip ettiğim bir piyasa değil artık ama Entombed’in en sevdiğim gruplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Wolverine Blues albümlerini çok severim. Ama, Nick ayrılıp The Hellacopters’ı kurduğundan beri çok takip edemiyorum. Şu sıralar İsveç’in en ünlü metal gruplarından biri olan In Flames’in çok iyi bir grup olduğunu söyleyebilirim ama benim sevdiğim gruplar arasında değil. Ama yine de belirtmem gerekir, İsveç’te yapılan müzik çeşitlerinin çokluğu gerçekten çok ilginç. İsveç kadar küçük veya az nüfuslu ülkelere kıyaslandığında piyasa çok daha gelişmiş ve çeşitlilik içeriyor. Örneğin, İzlandalı gruplara baktığınızda gruplar birbirine çok yakın müzikler yaparken İsveç’e baktığınızda biz varız, Entombed var, The Hives var, ABBA vardı!

Yakın zamanda bir film müziği yaptınız, hatta içinde White Stripes coveri da var.

Nina: Bir Finlandiya filmi için müzik yaptım. Film Fince olduğu için uluslar arası yayınlanır mı bilemem.

Bu filmin müziğini Nathan Larson ile yapmışsınız. Hatta, Cardigans’ın son dönem bazı şarkısözlerinde de adına rastlıyoruz. Kimdir kendisi?

Nina: Kocam!

Sözleri yazmadan önce mi evlendiniz? Yoksa sözleri yazdıktan sonra mı?

Nina: Uzun süredir beraberiz zaten. Son iki albümde sözleri yazarken onun da yardımına başvurdum. Tanıştığımızda zaten Cardigans vardı. O yüzden ilişkimizin bir parçası oldu Cardigans.

Basın toplantısı sırasında kendi aranızda fısır fısır konuşuyordunuz. Ne konuşuyordunuz kuzum?

Nina: Kendi aramızda şakalar yapıyorduk, espriler yapıyorduk.

Bizim hakkımızda mı?

Nina: Hayır!!!

Magnus birşeyler yazıyordu galiba? Ne yazıyordu?

Nina: Yok, o resim çizer hep. Basın toplantısındakilerin resimleridir sanırım.

Beni de çizmiş midir?

Nina: Kesinlikle!!!

Röportaj için teşekkürler.


Yazarın notu: Kısa diye küfretmeyin, hem vakit yoktu, hem de çok aşina olduğum bir grup değildi. Hoş, LIFE albümlerini bir ara ezbere bilirdim :(



Bookmark and Share